
Gün Hüzün
Kapkaranlık bir ten rengi. Yazılmış beyaz, ıslak kumsallara ismi ve yanmış yufka kalınlığında bir dalga tarafından da silinmiş yarısı. Kumsallar olunca her birisi tanecikli insan sevgisi; kucakladık, avuçlarımızın kavrayabildiği kadarını. Nemli, tuzlu ve sımsıcak hissettik; her şeyi ve herkesi özlettiren heveslerimizi. Fakat yalnızdık sonucunda en az bir dost tarafından terk edilmek kadar.
Bir gün eğer, bu kumsalda son bulacaksa hayatım, bedenim çürüsün gitsin bir eko denge içerisinde. Sırtıma da dokunmasın hiçbir hırka ve “çırılçıplak bir geçmişi vardı” denilsin. “Hiçbir aşka laik olamadı; ama çarptığı kayalara yar olmak için yaşadı” denilsin. Hissedildiği için söylensin her şey. Kimse yapmacık bir iç geçirmesin kendi kendine. İşte; oldu, bitti ve gitti denilsin.
O gün belki de yaşanmayacak hiçbir sevinç. Buna da alışık olmalı artık insanlar. Ya da; olsun bitsin ve gitsin.
Her şeyin bittiği o an:
Kulağımda zavallı olmayan, doğu çocuklarının Kürtçe zılgıtları kopar, Yüksekova’nın yamaçlarından. Yaşamı boyunca hiç olmadığı bir yerde hissettiriyormuş meğer her biri. Yokluğun varlığa yenik düştüğü –bende hiç olmadığı- bozkır oluyormuş hep hayaller. Hâlbuki bende bakmıştım tadına esmer bir toprağın.
Tarihim kadar acı verici bir durumdu fakat sahiciydi. Kendi mezar taşıma, adımı kazır misali acizim ve korkmuyorum işte yiğitçe. Yalan söylemiyorum; yoksa bu zelillik neden?
Sanki bir kahroluş gibi yüreğimde her şey ve doğru. Hiçbir insan istemiyorum ve yanımda da mutluluğu. Saçmalıklarla dolsun varsın; her aşk, her hayat ve edebiyat. Zaten ne diye saygınlıkla dolmuş ki kapak misali açılıp içimiz. Hep karanlık da olsun istemiyoruz hani. Sokak lambalarına defalarca gelip çarpan kelebekçiklerde olmayalım elbette. Gök kubbede bir tadımlık mavi renk olalım bu bize yeter. Yinede, sevilecekse eğer bir kırmızı umut; sevelim sonuna kadar. Nasıl olsa sonu yok bu serüvenin(?)
* * *
“Koşa koşa oldum bir hal-i ben. Akıl yitirdim sandım, divane olamadım.” Mevla’yı aramaya koyulan bir Yunus değilmişim aslında. Sadece boş reçel kavanozlarına ekmeğimi “belki biraz daha” diyerek daldırmışım. Baktım olmuyor:
—bu sancı niye?
Sonra da başladım ne varsa sövmeye. Duvarlara astığım manasız fotoğrafları deliler gibi dövmeye. Yoruldum, sustum, oturdum ve ağladım. “Yalnızsın” dedim kendi kendime. Bağır bağırabildiğin kadar ve sesini duyabilene aşk olsun. Beyninde kurcaladığın sözcükleri de çarptırma sağa sola.
Çıkar dışarıya, dökülsün ortaya her şey ve yırtılsın perdesi hicazın. Altlarda karanlık bir kuyunun dibinde kıvranmaktasın sen. Yor kalbini bu gerçeğe ve yürü vaat edilmiş, tertemiz, kirlenmemiş ama karanlık geleceğine…
* * *
Bekleyeceğim bu treni. Evet! Gitmeliyim selamlamaya muhakkak herkesi, son yolculuğumda. M. Akif’ i, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i, Attila İlhan’ı ve Erzincanlıyı. Eğilmeliyim önlerinde her birinin. Zaten başka kim neylesin ki; aşkı, hayatı ve edebiyatı.(?) Fazlada derince düşünme. Bir dua oku hadi kendin için. Nasıl olsa her şey oldu, bitti ve gitti.
Sen sağlam bir kale değilsin, anla artık. Yoksa bu gün bir isyana maruz kalır mıydın? Terhis et ordularını, kavuşsun herkes özgürlüğüne. Senin krallığın istenmiyor hiçbir yerde. Kimseye kırmızı bir damga vurmaya da hakkın yok zaten. Her şeyi bırak, ne varsa. Onlarda akıp gitsin musluklardan, ulaşmak istedikleri yerlere. Sen yine de son bir umut aç ellerini ve dua et kendin için. Günahkârlığının son kurtuluş kapısı aralansın. Çaresizce dönüp tekrar bakma arkana (insanlara). İstemiyorsun hiç birini ve istenmiyorsun işte. Saklayamazsın daha fazla “ var olmadığını ve aslında bir hiç” olduğunu. Elinde değil artık hiçbir şey ve yapabileceğin bir hamlen bile kalmadı. Çünkü oyun, senin bile hiç bilmediğin bir yerden bitti bu sefer. Ne hicazdan bir ses kaldı ne de krallığından bir eser. Hadi; bu gerçeğe de yor kalbini.
Şimdi, yapabileceğin en güzel şey; sessizce taşlarını topla, masayı temizle, ceketini askıdan al, ışığı söndür ve bu güne veda et. Böyle olmasını hiç istemediğin gibi oldu her şey nasıl olsa…
(Alıntıdır)