Uğur's profileWWW.UGURBAYSAL.COMPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Beklemek...


    Bekleyiş Vardır
    İnsanı Erdirir
    Bekleyiş Vardır
    İnsanı Öldürür
    Neyi, Neden
    Beklediğini Bilirsen
    Beklemek de Güzelleşir
    Ölüme Bile Gitsen 
     

    Huzur


    Daglara sinmiş huzur,
    En küçük kıpırdanış yok yapraklarda,
    Kuşlar ormanda suskun,
    Sabret yakın birgün sende huzur bulursun. 

     

    Ben Gidiyorum

    Siyah beyaz tuşlarında piyanomun
    Seni çalıyorum şimdi
    Çaldıkça çoğalıyorsun odada
    Sen arttıkça ben kayboluyorum

    Seni doğuruyorum geceye
    Adını koyuyorum aya bakarak
    Her şey sen oluyor her yer sen
    Ben ölüyorum

    Sesini duyuyorum rüyalarımda
    Gözlerimi kamaştırıyor ışığın
    Rüzgar sen gibi dokunuyor bana
    Ben doğuyorum

    Duymak istediklerimi söylemiyorsun hiç
    Dokunmuyorsun bana
    Sen gibi bir şimşek çakıyor
    Tam kalbime düşüyor yıldırımı
    Ben gidiyorum

     

    Özdemir Asaf

    Sen İstedin...

    Istedigin oluyor en sonunda
    gonlumden,hatiralarimdan,tum benligimden
    siliyorum seni...

    bundan boyle yok olacaksin hayatimdan
    3'e kadar sayacapgim ve sen yok olacaksin
    nasil bir anda girdiysen hayatima
    ayni o hizla cikip gideceksin hayatimdan
    cikip gideceksin degil mi?
    bana verdigin acilari,
    doktugum onca gozyaslarimi,
    uykusuz gecelerin hesabini tutmadan
    toplayip attim denizin en derin yerine
    senden kurtulabilmek icin.
    suan; sanki seninle hic tanismamisim gibi,
    ve hic tutkunu olmamisim gibi gozlerinin,
    hicbirsey yasanmamis gibi,
    anilar biriktirmemis gibi davranmaya calisiyorum.
    seni unutabilmek icin,
    resimlerimizi yakmakla basladim
    gozumden suzulen yaslar ne kadar sondurse de
    inatla yakiyorum kul olmasini izliyorum.
    her ne kadar aci verse de
    dayanmaya calisiyorum.
    bana seni hatirlatacak ne varsa evde
    toplayip dagitiyorum tanimadigim kisilere
    evet.. silmek seni zor hafizalarimdan
    ama ben zoru basaracagim ve seni unutacagim.
    senin ismin gectiginde bile uzulmemem icin,
    kendimi toparlayabilmem icin,
    yaralarimi sarabilmem,
    yeni bir hayata baslayabilmem icin,
    en onemlisi..
    bunu sen istedigin icin,
    bitiriyorum seni
    bende ne kadar yer kapladiysan
    bosaltiyorum hepsini.

    O Olmazsa Yaşayamam mı?

    O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
     Demeyeceksin işte.
    Yaşarsın çünkü.
    Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
    Çok sevmeyeceksin mesela.
    O daha az severse kırılırsın.
    Ve zaten genellikle O daha az sever seni, Senin O'nu sevdiğinden.
    Çok sevmezsen, çok acımazsın.
    Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
    Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
    Senin değillermiş gibi davranacaksın.
    Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
    Paldır küldür yürüyebileceksin.
    İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
    Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları...
    Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
    O benim." diyeceksin.
    Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
    Mesela gökkuşağı senin olacak. İ
    lle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
    Mesela turuncuya, ya da pembeye.
    Ya da cennete ait olacaksın.
     Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
    Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
    Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
    İlişik yaşayacaksın.
    Ucundan tutarak...
     
    Can YÜCEL

    Aşka ve Terke Dair...

    Öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki ne sevebilir ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışınızdır aslında. En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır. İç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsizdir. Ölmek var dönmek yoktur. Gün gelir anlarsınız, içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançeri başlar parıldamaya... Orasından burasından eleştirmeye koyulursunuz, Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa... Başkalarını örnek göstermeye, "bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık. Yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya...."diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı. Açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltınızdan. Böyle sürmeyeceğini bilirsiniz, değişsin istersiniz. O, sevgisizliğe yorar bunu... ihanete sayar... Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler. Bir zamanlar bir gülücüğüyle, alacakaranlığı ısıtan o rüya, Bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır bakmaz yüzünüze, zehir akar dilinden, konuşturmaz. Suçlar, yargılar, mahkum eder. mühürler dudaklarınızı. siler sizi defterden... "iyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz ama böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz, severek terk edersiniz.... "Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra. Madem ki siz böylesine tutkun iken O hep başkalarını seçmiştir, Madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir. Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece.... Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre. Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Ansızın kulağınıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından, Süzülüp gelen bir korku hatırlatır onu yeniden. Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder, ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, Yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız... Sular kulağına fısıldasın diye.. Dönüp, "seni hala seviyorum" diye bağırmak gelir içinizden.... Dönemezsiniz. Görmedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu. Ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, Hem "ne olacak sonunda" kuşkusu. Böyle sevemezsiniz, Terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz!...

     

     

    UgurCan

    Sensiz Yaşamak....

    Evet sensiz yasamak belkide dünyanın en kötü şeyidir benim için…oysa bensiz yasamak beklide hiç koymuyordur sana çünkü ben hiçbir zaman senin olmadım ki ama sen hep benimdin. Sensiz yasamak nedir biliyor musun? her gece adını sayıklayarak kan ter içinde yataktan fırlamak nasıl bir duygudur hiç tattın mı? Şarkılar sana hiç bana verdikleri kadar hüzün verdiler mi? Hiç istemesen de onsuz olmayı ; Sezen Aksu dan vazgectim şarkısını dinledin mi hiç? Yada Melih Görgün den 14 baharı? Ne zaman aklıma gelsen gözümden 2 damla yas düser, oysa sen hiçbir zaman biri için gerçekten aglamamışsındır.Hüzün şiirleri içinde geceni mahvetmemişsindir!

    Senin yasama sebebin yalnızca sen olmuşsundur , hiçbir zaman başkaları için yaşamamışsındır. Geceler seni hüzne boğdumu hiç? Her telefonu caldırdıgında aklının kenarında ne olursa olsun bir acaba belirdimi? Şimdi benim yaşama sebebim sensin, sen her ne kadar bunun farkında olmasanda…Ama hayatımdaki yerin gönderdigin üç-beş mesaj ve yalnızca beş saniyelik bi telefon görüntüsü…Hani bi mesajında demiştin ya “ben bu kadarım bununla idare et diye”…Unutmadım nasihatını şimdi o beş saniyelik görüntü ile avutuyorum kendimi.Aksama kadar dönüp dönüp aynı filmi izliyorum bıkmadan usanmadan …Senin yolladığın mesajları ezberledim artık okumaktan, ama biliyorsun dimi öyle mesajlar vardı ki sana olan sevgimi değil, nefretimi (yada nefret sandığım )duygularımı körükleyen aşkımı bitiren mesajlar…

    Sensiz yasamak daha ne kadar sürer bilemem ki? Ne kadar dayanırım buna, yani sana on metre yakınlıkta iken senden km ce uzaktaymış gibi olmayı ne kadar daha kaldırır bu yürek bilemem…Bildiğim bir tek şey var oda ben sensiz yasayamıyorum ama görüyorum ki sen bensizliğe çoktan alışmışsın. Şimdi ben ; Mehmet abinin dedeği gibi “sen git aşk bende kalsın”…diyorum.

    Unutmazsak yaşatırız!

    Galiba hayattan kayıt sildirdikten sonra ilkin gelip sevenlerinin hafızasına kaydoluyorlar.
    Bilgisayar gibi değil insan hafızası...
    Bir tuşluk "sil" komutuyla silmiyor sevdiğini... silemiyor.
    Emir, ferman dinlemiyor.
    Hatıralara sarıp saklıyor orada... anıyor, yâd ediyor, "yaşatıyor".
    Belki hiç unutmuyor ve yanına gidene dek orada koruyor. Belki -5-10 yıl
    sonra- bir gün "hafızası doluyor", onu silip yerine bir başka ismi yazıyor.
    İşte insan asıl o zaman "sil"iniyor.
    Sözün özü, demem o ki; Unutmazsak yaşatırız!

    Telefon Rehberim

    Rehberim isim dolu... Kimi canlı, kimi ölü... "Sil"meye kıyılamamış nice isim, yaşayanlarla birlikte duruyor orada... "Yaşayanlar" dediğim, sırasını bekleyenler... Kim bilir hangisi, hangisinin ardı sıra... "Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra..."
    Kimi vakitli, kimi apansız, bir anda...
    Rasgele arıyorum yitenlerden birini...
    Gençten bir kadın sesi yanıtlıyor:
    "Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor."
    Gelecekte ulaşılması da mümkün görünmüyor. "Daha sonra tekrar deneyiniz" tavsiyesine gülüyorum.
    Denemeye söz veriyorum.
    Ölmüş de hafızadan silinmemiş dostlar, ölmeden silinenlerden daha uzun yaşıyor bu rehberde...

    Sil-meeeee

    Yitik dostların, tanışların ekrandaki isimleri üzerinde geziniyor parmağım... "Sileyim mi" diye soruyor telefon...
    Başparmağın ucunda bir ömür...
    Can, bir tuş mesafesinde...
    "Sil" komutuna elim varmıyor.
    "Sil"mek ihanet gibi geliyor.

    Ah bu dalgalar .....

    Sanki mazinin kumsalına yazılmış isimler... Eninde sonunda geleceğini adımız gibi bildiğimiz halde hiç gelmez zannettiğimiz bir dalga geliyor ve yıllar yılı özene bezene sahile işlediğimiz o güzelim yazıları bir darbede siliyor. Kum gibi dağıtıp ummana sürüklüyor. Sonrası boşluk... Sonsuz bir boşluk...

    Yok....

    Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün...
    Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendileri yok...
    Bir deprem sonrasının hazin sınıf yoklaması gibi:
    "- Kemal Sunal?"
    "- Yok!"
    "- Barış Manço?"
    "- Yok!"
    "- Kerim Tekin"
    "- Yok!".
    "- Melih Kibar?"
    "- Yok!"

    AŞKA AYIP OLUYOR

    AŞKA AYIP OLUYOR

    Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil! Aşkların kısa dönem askerlik gibi kısa sürmesinin nedeni herhalde bu. Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçiliyor. Peki bu neden böyle oluyor? Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor. Oysa fedakarlık, adanmışlık varsa vardır aşk. Fedakarlığın, adanmışlığın yaşamadığı yerde yaşamaz aşk. Ne yazık ki uğruna kendini adadığı ne bir ideali var günümüz insanının... Ne de uğruna kendini adadığı bir aşkı. Nerde ideali, aşkı uğruna her şeyden vazgeçen dünün insanı... Nerde hiçbir şey için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bugünün insanı. Bugünün insanı aşkta da köşe dönmeci. Emek harcamadan yaşamak istediği gibi, emek harcamadan aşk yaşamak istiyor. Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor. Hiç değilse bir koyup üç almak istiyor. Bir koyup üç alamadı mı ilişki bitiyor. İlişkiler çıkar, menfaat üzerine kurulu. Elektriklenmeler kısa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik sevişmeler aşk sanılıyor. Sevgili bayanlar baylar, aşka ayıp oluyor!!!!!! Can Dündar

    EVLİLİĞE DAİR

    EVLİLİĞE DAİR

    Evlilige baslamak, bitirmekten daha kolaydir. Ve suçlu daima esinizdir...

    Eger size evlilikten söz eden yalnizca anne ve babanizsa durum sizin için son derece mutsuzdur.

    Sakin para için evlenmeyin. Çok daha uygun kosullarda borç bulabilirsiniz.

    Eger evlilik eglenceli bir sey olsaydi, nikahi belediye memuru kiymazdi.

    Evli bir çiftin ayni konuda "evet" dedigi son yer nikah masasidir.

    Evlilik güzel bir iliskiyi bitirmenin en kisa yoludur.

    "Ask ve Evlilik, tipki at ve araba gibi birlikte yürür." En son ne zaman at arabasi gördünüz?

    Askin gözü kör olabilir ama evlilik insanin gözünü açiverir.

    Eslerden ilk uyuyan her zaman en yüksek sesle horlayandir. Suçlu her zaman esinizdir.

    Eger erkekler kur yaptiklari dönemdeki davranislarini evlilikte de sürdürürlerse bosanmalar azalir, iflaslar artar.

    Ne zaman ve nerede evlendiginizi animsarsiniz ama niçin evlendiginizi animsayamazsiniz.

    Erkek, eger karisinda artik bir hata bulmuyorsa, bosanmis demektir.

    Her basarili erkegin arkasinda edepsiz bir kaynana vardir. Her basarili kadinin arkasinda asagilik kompleksiyle kivranan bir erkek vardir.

    Televizyonda 27863 bölümlük Brezilya dizilerini izledikçe "evliliginizin iyi gittigi" inanciniz artar.

    Iyi bir kavga en basarili dogum kontrol yöntemidir. Anlik barislarda bunun tersi olur.

    Eger birisi esinizi elinizden alirsa, ona yapacaginiz en büyük kötülük, birlikte yasamalarina izin vermenizdir.

    Masallarda çiftler asik olurlar, evlenirler ve yasamlarinin sonuna kadar mutlu yasarlar. Bunlara masal denmesinin nedeni de budur zaten...

    ŞÜKRETMESİNİ BİLENLERE

    Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
    - Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
    Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
    Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
    - Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
    Geriye bakıp eliyle işaret etti:
    - İşte şu evden.
    Adam kızgın şekilde salladı başını:
    - Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
    Kapıyı açar açmaz da sordu:
    - Kim verdi ekmeği hamala?
    Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
    - Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
    Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
    - Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
    Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
    - Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
    - Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
    Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."
    Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
    - Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
    Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
    - Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
    Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
    - Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:
    - Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün üç bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
    Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...
    "Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

    ÇOK GÜZEL ŞEY

    ÇOK GÜZEL ŞEY

    Yaşamak güzel şey doğrusu
    Üstelik hava da güzelse
    Hele gücün kuvvetin yerindeyse
    Elin ekmek tutmuşsa bir de
    Hele tertemizse gönlün
    Hele kar gibiyse alnın
    Yani kendinden korkmuyorsan
    Kimseden korkmuyorsan dünyada
    Dostuna güveniyorsan
    İyi günler bekliyorsan hele
    İyi günlere inanıyorsan
    Üstelik hava da güzelse
    Yaşamak güzel şey
    Çok güzel şey doğrusu.

    Melih Cevdet ANDAY

    EY HAYAT

     

    EY HAYAT 

     (ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
    aslında yokum ben bu oyunda
    ömrüm beni yok saysın…)

    yaşam bir ıstaka
    gelir vurur ömrünün coşkusuna
    hani tutulur dilin
    konuşamazsın!

    tırmandıkça yücelir dağlar
    sen mağlupsun sen ıssız
    ve kalbinde kuşların gömütlüğü
    tutunamazsın…

    eloğlu sevdalardan dem tutar
    aşk büyütür yıldızlardan
    yasak senin düşlerin
    dokunamazsın...

    birini sevmişsindir geçen yıllarda
    açık bir yara gibidir hâlâ
    hâlâ ne çok özlersin onu
    ağlayamazsın...

    yolunda köprüler çürür
    sesin, sessizlik sanki bir uğultuda
    savurur hayat kül eyler seni
    doğrulamazsın!

    yapayalnız bir ünlemsin
    dünyayı ıslatan şu yağmurlarda
    herşey çeker ve iter
    anlatamazsın...

    yaşam bir ıstaka
    gelir vurur işte ömrünün coşkusuna
    sesinde çığlıklar boğulur ama
    bağıramazsın…

    sonra vakt erişir, toprak gülümser sana
    upuzun bir ömrün ortasında
    ne hayata ne ölüme
    yakışamazsın!

    yazdırmalısın mezar taşına:
    ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
    aslında hiç olmadım ben bu oyunda
    ömrüm beni yok saysın…

    BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR

    BİR YAZ GÜNÜ İÇİN ŞİİR
    nerde o sarı sabır, safran ve sarı sesi
    akşamın? duymak sanki bir gülün
    yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru;
    gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru
    alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza...

    bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa
    yaşlı yazlarla dolu... orda elbet o çölün
    ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip
    bir şeyler duyuyorum... sesler, şeyler? ölünün
    son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense...

    ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim-
    mi demek?
    Zaman ten'dir, eğer yazlar bedense...
    

    SEVGİLİ GÜNLÜK ...

    SEVGİLİ GÜNLÜK ...
     
    5 Ekim: Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var
     olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor.
     
    Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa, ben benim. Varım ya!
     Bu bana yetiyor. Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama, varlığımı ve
    benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri
     seveceğim.
     
    19 Ekim: Biraz büyüdüm. Kımıldamam mümkün değil. Annem henüz farkında değil
     
    ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşıp gelen sımsıcak kan bana
     geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem
     
    beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.
     
    23 Ekim: Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı.
     Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el"in dokunduğu yerler
     dudağım damağım oluyor. Düşünün bir yıl sonra bu elin
     dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan ve dilimden
     sözler dökülecek. Herhalde önce "Anne!" diyeceğim. Anne duyuyor musun beni?
     
    Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hâlâ daha var
     değilmişim. Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak
     üzere ya. Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine
     ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!
     
    27 Ekim: Bugün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir
     kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak.
     Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi... Annem bedeninde
     iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor
     musun anne?
     
    2 Kasım: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım da
     biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım bak nasıl kucaklayacağım
     seni anneciğim. Şu ayaklarım
     da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula
     gideriz.
     
    12 Kasım: Ah evet. Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler. Aman
     Allah'ım parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım,
     annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir
     yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için
     sabırsızlanıyorum.
     
    20 Kasım: Oh, nihayet.. Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi..
     Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış.
     Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının
     arasında olacağım.
     
    25 Kasım: Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun
    farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım..

     10 Aralık: Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki güzel gözüm, bir küçük burnum,
     
    dudaklarım ve yanağım var. Anneme benziyorum
     galiba.
     
    13 Aralık: Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun.
     Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa bir süre sonra gün ışığını
     görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada
     gökkuşağı diye bir şey varmış.. Onu çok merak ediyorum.. Anneciğim,
     babacığım sizin yüzünüzü de göreceğim. Tanışacağız.. Mutlu olacağız.
     Gülüşeceğiz..
     
    24 Aralık: Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim, senin kalbinin
     seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun?
     Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı. Hiç duymadığım bir
     şey bu. Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne
     bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek
     misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka. Beni koklayacaksın..
     Çok seveceksin, değil mi?
     
    28 Aralık: Anne burada bir şeyler
     oluyor. Doktor abla neden mutsuz bakıyor böyle... Sen acı çekiyor gibisin.
     Kalp seslerin değişti... Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne? Anne.
     Anne. Anneciğim. Yüzümde soğuk bir şey hissediyorum. Anne, yüzümü
     parçalıyorlar... Anne bir şeyler yap. Anne. Kolumu çekiyorlar anne. Canım
     yanıyor anne... Anne. Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne... Beni sana
     bağlayan damarı kopardılar anne. Anne kalbimi parçalıyorlar. Anneciğim.
     Anne. Anne. An.
     
    Ah! Kürtajınız ta-mamlandı hanımefendi.  Geçmiş olsun !.

    GERÇEK DOST

    GERÇEK DOST

    Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa...

    "Ona", şöyle,
     içine sindire-sindire, kocaman bir sarılsa...
     Ne iyi olur değil mi? Dostunuz!
     dostunuz var mi? Kadın ya da erkek... Hiç fark etmez. Gerçek
      dostun cinsiyeti olmaz. Paylaştığınız birileri var mı? Var ise mesele
    yok.
      
     Yok ise,
     gidin bulun hemen! Sırlarınızı paylaştığınız. Özlediğinizi
     açık
     yüreklilikle
     söylediğiniz. "Canım benim!..
     dediğiniz... Telefonda bile saatlerce konuştugunuz, sıcacık
     biri...
     "O"nu görmediğinizde yüreğinizin "pıt-pıt" attığını
     hissettiğiniz,bir
     dostunuz var mi? Dert ortağı, sohbetlerinizi paylastığınız,
     yalnızlığınızı
     anlattıgınız, sevincinizi hisseden biri... Yalnız kaldığınızı
     düşündüğünüzde, birilerine öfkelendiğinizde, sevdiklerinizi
     özlediğinizde,
     hayal kurduğunuzda
     yanınızda o var mı?
      Sizi hiç yalnız bırakmayan biri... Cesur, sempatik, azimli,
     kararlı,
      Arayan, soran,"Seni özlüyorum" diyen biri. Böyle bir canlı ile her
    şeyi konuşabilir, paylaşabilirsiniz. Yanıltmaz! Anlayışla
     karşılar
     herseyi...
     Hataları, günahlari-sevapları, her bir şeyi konuşabilirsiniz
     onunla...
     Hic yalnız kalmazsınız nitekim... Böyle bir dost bulmak için
     fazla
     bir arayış
     içinde olmanıza gerek yoktur. O kendiliğinden çıka gelir
     zaten.
     (Elektrik olayı ..) Bir gün bir bakarsınız karşınızda... Bir
     de
     bakmışınız
     sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar,paylaşımlar...
     Kimseye
     söyleyemediğinizi,
     en yakininiza anlatamadıginizi, gecmisteki izleri, gelecege
      dairlerinizi,
     sadece ona anlatir olursunuz. Kadin, erkek Bir dost bulun! Ama gercek olsun.
     Aradıginda isinizi degil, sizi soran... Kötü gününüzde
     ev
     sahibi,
     iyi
     gününüzde kiraciniz olsun. Anlatsin, konussun, acik-secik,
     korkmadan
     yasasin. Güvensin! Cinsiyeti olmasin!
     Bir kartal kadar hasin, bir maymun kadar saklaban, bir ceylan
     kadar
     narin
     olsun. Dogrulari söylesin.
     Gercekci olsun. Yaniltmasin, kandırmasin! İcten, sevecen,
     sempatik,
     sevdalari, özlemleri anlayabilen biri olsun. Anlasin! Agziyla
     degil,
     gözleriyle ve kalpten konussun. Yasasin!
     Doya-doya yasasin, doya-doya yasatsin.
     Beyninden değil, yüreginden versin. "Olsun varsin!
     Paylasirim." desin.
     Bir dostunuz olsun.
     Sizi ve benliginizdekileri paylassın...
     Dost olsun!
     Ama... Gercek bir dost..

    CAN DÜNDAR