Uğur's profileWWW.UGURBAYSAL.COMPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Seni Buldum ya....

    Bir meçhul aleme giderken dünya
    Belki bir gerçegiz belki de rüya
    Seni buldum ya
    Olsak da hem gerçek hem rüya

    Ask midir bu bilemiyorum
    Sanki sensiz yasamiyorum
    Sevdim ama diyemiyorum
    Sensiz olamiyorum

    Dünyaya yeniden gelmis gibiyim
    Dünyami askina vermis biriyim
    Sevince bir baska oluyor insan
    Bir ömrü bir anda tatmis gibiyim

    Ask midir bu bilemiyorum
    Sanki sensiz yasamiyorum
    Sevdim ama diyemiyorum
    Sensiz olamiyorum

    Bir Erkek Gidince...

     

    Bir erkek gidince;

    Kentin tüm yolları çökmüş,
    Dağları yan yatmış gibi olur.
    Bir erkek gidince,
    Raflarda kalır dizi dizi kitaplar,
    çekmecede dosyalanmış evraklar,
    ödenmiş senet koçanları, su, elektrik faturaları, banka dekontları,
    maaş ekstreleri, taksit tarihleri, kalın bir defter içinde doğum günleri,
    baş başa çekilmiş gülen resimler,
    telefonlar, görüşme günleri, araba anahtarı, cep telefonu, dizüstü bilgisayar,
    Boynunu büker kalır.

    Bir erkek gidince;
    Susar dış kapının gürültüsü,
    Kahvaltı için ekmek almaya, gazete getirmeye giden olmaz.
    'Gelince ne gerekli? ' diye telefon eden,
    'Hazırlan, akşam gidiyoruz' diyen,
    'Boyunbağım nerede? '
    'çoraplarım yıkanmamış mı? ',
    'Hani beyaz gömleğim? ',
    'Anahtarımı unuttum! ',
    'Sahi, saatim evde mi kalmış! '
    'Evlenme yıldönümümüz dün müydü? ' Sesleri eksilir..

    Bir erkek gidince;
    Ev kapanmaz ama ışıkları söner, karanlığa gömülür..

    Bir erkek gidince bir evden;

    Bir dede,
    bir baba,
    bir oğul,
    bir ağabey,
    bir dayı,
    bir amca,
    bir kuzen,
    bir yeğen,
    bir torun,
    bir delikanlı,
    bir sevgili,
    bir yiğit,
    bir savaşçı,
    bir barışsever,
    göklerden bir kartal,
    ormandan bir aslan,
    bir günün aydınlık kısmı,
    beynin yarısı,
    mevsimlerden yaz olanı,
    kolun iş göreni,
    ayağın adım atanı kesilir.

    Kısacası;
    bir erkek gidince yatağın yarısı buz kesilir..

    bir-kadin-gittiginde

    KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar.
    Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde 'yetim-öksüz' kalan çok olur:
    Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler...
    Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar.
    Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
    Sık sık boynunu büker 'sarıkız'.
    O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının.
    Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
    Bir kadın gittiğinde...
    Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci...
    Bir anne gider...
    Bir dost...
    Bir arkadaş...
    Bir sevgili...
    Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.

    Sözcükler yetim kaldı.
    Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır.
    Kapı eşiğindeki 'Dikkat et...' duyulmaz, annesi gitmiştir 'geç kalma'nın.
    Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler.
    Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok 'yetim' bırakmıştır arkasında.

    (Alıntıdır)

    Altın Öğütler

    Aklını kullan iyice tanımadan hiçbir insana bağlanma. 
    Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun. 
    Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konuşma. 
    Güvenmediğin biriyle asla flört etme. 
    Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme 
    İnsanlara doğru değer ver, hak etmeyenleri sil. 
    Kimseye yalvarma. 
    Asla dönüp de arkana bakma. 
    Sır tutmasını bil. 
    Dostlarının sevgilinden daha önemli olduğunu unutma. 
    Dostlarını asla sevgilin için satma. 
    Hak ettiğin sevgiyi alamadığında kendini üzme, sorun sen değilsin. 
    Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut. 
    Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama. 
    Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et. 
    Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma. 
    Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme. 
    Kendini öven insanlardan kaç. 
    Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma. 
    Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma. 
    Kendinin herkesten daha önemli olduğunu unutma. 
    Gözyaşlarının değerini bil. Onları hak etmeyenler için harcama. 
    Senin zekana inanan insanları hayal kırıklığına uğratma. 
    Kendini sev. 
    Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakarlık yapma. 
    İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların değerini bil. 
    Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme. 
    Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme. 
    İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma. 
    Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme...

    Uğur böceğimi gönderiyorum....

    Hani ince bir hüzün duyarsın kimi zaman
    Sarkılar daha bir dokunaklıdır.
    Ve sanırsın ki hiç kimse yok elinden tutan
    Oysa her sözün her hüznün ardında ümitler gizlidir.
    Bulutların ardındaki günesler gibi
    Yagmur sonrası çıkan gökkusagı gibi
    Ve unutma sevgi gibi,dostluk gibi,ask gibi
    Eger bir gün yalnızlıklar duyarsan
    Inceden yaslar süzülürse yanagına
    Ve unutuldugunu sanıp bir sızı baslarsa yüreginde
    O zaman gökyüzüne bak.
    Bulutların ardındaki günese,
    Çalıların ardındaki çiçege
    Bırak pencerelerinden yagmur dolsun içeriye
    Ve aç avuçlarını
    Sana ugur böcegimi gönderiyorum,
    Avucuna konsun diye...

    kurumus coktan...toplanmis ASK..!

    Giderken sen..

    Çıkartıp kalbimi gidişinle...


    Asmıştın bir çamaşır ipine...

    Şimdi mandallar boş...
     
    İçimde...
     
    Çamaşır ipinde mandallar...
     
    Kurumuş çoktan...
     
    Toplanmış AŞK...
     
    YaReNSiDe

    Gün Hüzün...

     

    Gün Hüzün

     

    Kapkaranlık bir ten rengi. Yazılmış beyaz, ıslak kumsallara ismi ve yanmış yufka kalınlığında bir dalga tarafından da silinmiş yarısı. Kumsallar olunca her birisi tanecikli insan sevgisi; kucakladık, avuçlarımızın kavrayabildiği kadarını. Nemli, tuzlu ve sımsıcak hissettik; her şeyi ve herkesi özlettiren heveslerimizi. Fakat yalnızdık sonucunda en az bir dost tarafından terk edilmek kadar.

     

    Bir gün eğer, bu kumsalda son bulacaksa hayatım, bedenim çürüsün gitsin bir eko denge içerisinde. Sırtıma da dokunmasın hiçbir hırka ve “çırılçıplak bir geçmişi vardı” denilsin. “Hiçbir aşka laik olamadı; ama çarptığı kayalara yar olmak için yaşadı” denilsin. Hissedildiği için söylensin her şey. Kimse yapmacık bir iç geçirmesin kendi kendine. İşte; oldu, bitti ve gitti denilsin.

    O gün belki de yaşanmayacak hiçbir sevinç. Buna da alışık olmalı artık insanlar. Ya da; olsun bitsin ve gitsin.

    Her şeyin bittiği o an:

    Kulağımda zavallı olmayan, doğu çocuklarının Kürtçe zılgıtları kopar, Yüksekova’nın yamaçlarından. Yaşamı boyunca hiç olmadığı bir yerde hissettiriyormuş meğer her biri. Yokluğun varlığa yenik düştüğü –bende hiç olmadığı- bozkır oluyormuş hep hayaller. Hâlbuki bende bakmıştım tadına esmer bir toprağın.

    Tarihim kadar acı verici bir durumdu fakat sahiciydi. Kendi mezar taşıma, adımı kazır misali acizim ve korkmuyorum işte yiğitçe. Yalan söylemiyorum; yoksa bu zelillik neden?

                              

    Sanki bir kahroluş gibi yüreğimde her şey ve doğru. Hiçbir insan istemiyorum ve yanımda da mutluluğu. Saçmalıklarla dolsun varsın; her aşk, her hayat ve edebiyat. Zaten ne diye saygınlıkla dolmuş ki kapak misali açılıp içimiz. Hep karanlık da olsun istemiyoruz hani. Sokak lambalarına defalarca gelip çarpan kelebekçiklerde olmayalım elbette. Gök kubbede bir tadımlık mavi renk olalım bu bize yeter. Yinede, sevilecekse eğer bir kırmızı umut; sevelim sonuna kadar. Nasıl olsa sonu yok bu serüvenin(?)

                                 *                            *                                  *

     

    “Koşa koşa oldum bir hal-i ben. Akıl yitirdim sandım, divane olamadım.” Mevla’yı aramaya koyulan bir Yunus değilmişim aslında. Sadece boş reçel kavanozlarına ekmeğimi “belki biraz daha” diyerek daldırmışım. Baktım olmuyor:

    —bu sancı niye?

    Sonra da başladım ne varsa sövmeye. Duvarlara astığım manasız fotoğrafları deliler gibi dövmeye. Yoruldum, sustum, oturdum ve ağladım. “Yalnızsın” dedim kendi kendime. Bağır bağırabildiğin kadar ve sesini duyabilene aşk olsun. Beyninde kurcaladığın sözcükleri de çarptırma sağa sola.

    Çıkar dışarıya, dökülsün ortaya her şey ve yırtılsın perdesi hicazın. Altlarda karanlık bir kuyunun dibinde kıvranmaktasın sen. Yor kalbini bu gerçeğe ve yürü vaat edilmiş, tertemiz, kirlenmemiş ama karanlık geleceğine…

                             *                                  *                                          *

     

    Bekleyeceğim bu treni. Evet! Gitmeliyim selamlamaya muhakkak herkesi, son yolculuğumda. M. Akif’ i, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i, Attila İlhan’ı ve Erzincanlıyı. Eğilmeliyim önlerinde her birinin. Zaten başka kim neylesin ki; aşkı, hayatı ve edebiyatı.(?) Fazlada derince düşünme. Bir dua oku hadi kendin için. Nasıl olsa her şey oldu, bitti ve gitti.

    Sen sağlam bir kale değilsin, anla artık. Yoksa bu gün bir isyana maruz kalır mıydın? Terhis et ordularını, kavuşsun herkes özgürlüğüne. Senin krallığın istenmiyor hiçbir yerde. Kimseye kırmızı bir damga vurmaya da hakkın yok zaten. Her şeyi bırak, ne varsa. Onlarda akıp gitsin musluklardan, ulaşmak istedikleri yerlere. Sen yine de son bir umut aç ellerini ve dua et kendin için. Günahkârlığının son kurtuluş kapısı aralansın. Çaresizce dönüp tekrar bakma arkana (insanlara). İstemiyorsun hiç birini ve istenmiyorsun işte. Saklayamazsın daha fazla “ var olmadığını ve aslında bir hiç” olduğunu. Elinde değil artık hiçbir şey ve yapabileceğin bir hamlen bile kalmadı. Çünkü oyun, senin bile hiç bilmediğin bir yerden bitti bu sefer. Ne hicazdan bir ses kaldı ne de krallığından bir eser. Hadi; bu gerçeğe de yor kalbini.

     

    Şimdi, yapabileceğin en güzel şey; sessizce taşlarını topla, masayı temizle, ceketini askıdan al, ışığı söndür ve bu güne veda et. Böyle olmasını hiç istemediğin gibi oldu her şey nasıl olsa…

    (Alıntıdır)

    iste ask budur...

    Image Hosted by ImageShack.us

    için rahat olsun...

    img399/5186/yazi11ci1.jpg 

    Ölüm

    olum kopya

    Yok

    516216145_3c53d7e228_b

    katığı yok hayatın
    gözyaşının düğümlendiği boğazdan geçmesi için
    sıcak şarap gibi belkide yakıcı yaşarken tüm yutkunmalarda
    katığı yok acıdan başka...
    ve birleşirken anlar zamanı doğurma gayretinde
    akrebin yelkovana
    yaşımızdaki rakamların
    gözyaşımıza faydası yok...
    katığı yok yalnızlıkların

    gece tararken saçlarını yeryüzüne doğru
    karanlığında düşen çiğlerin
    yeşerecek güne
    ve artık yeşermeyecek yüreğe
    faydası yok...

    Bedia

    image001
    Rasim, bir aksam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, su satırlar yazılıydı:
    'Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin kariniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nisanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canim sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır.'

    On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yas büyümüş gibi gurur duyuyordu.
    İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim'in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.
    'Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz misiniz?'
    Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu.
    Bedia ayni zamanda meraklı bir kızdı. Bazen söyle sorular sorduğu da oluyordu:
    'Evlendigimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya'ya mi gidelim, İsveç'e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yasar ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?' Yahut da 'Sen Abdülhak Hamit Bey'in Esber'ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım...
    ' Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu.
    Bedia bir mektubunda ona söyle darıldı: 'Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim.'
    Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların pesinde mi geziyordu?
    Rasim dünyada Bedia'sindan başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu. Bir aksam, Rasim'in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:
    'Ah Bey, başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim'in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul.'
    Ahmet Bey'de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:
    'Korkma Hanim,' dedi, 'oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum.
    Rasim'in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim.'
    REŞAT NURİ GÜLTEKİN

    Herşeye Rağmen....

    Liseyi henüz bitirmiştim bu şarkı çıktığında. O yıllarda daha hayatın kazığını yememiş olmama rağmen çok benimsemiştim bu şarkıyı. Hayatımda ilk kez bir kasete acımadan para vermiştim. Mp3 daha keşfedilmemiş, Cd ise bize göre fazla lükstü o zamanlarda. Asıl yıllar sonra benim için anlamlı olacağını bilmeden kaseti çevirip çevirip bu şarkıyı dinliyordum...
     
    Evet şimdi yine aynı şarkıyı dinliyorum. Teknolojinin bozduğu mertlikle, artık kaseti geri sarma derdi olmadan listemdeki tek şarkı olarak dinliyorum bu kez. Benim senin yüzüne söyleyemediklerimi 12 yıl önce ne de güzel söylemiş.
     
    İsterdim ki ben bu şarkıyı yine çevirip çevirip dinleyeyim ama şarkı bana seni hatırlatmasın, sadece güzel bir şarkı olduğu için dinleyeyim...
     
    Şarkımı müsadenle son kez dinleyip uyuyayım artık.
     
    Bugün de bitti yine sensiz
    Bense yatağımda yine çaresiz
    Ah ağrır deli başım
    Avucumda yorgun sessiz
    Ve hep her an bıkkın ümitsiz

    Biran bile düşünmedin belki de
    Yarınlar haram şu yüreğime
    Daha az önce dokundum son resmine
    Bir parça yıkık, kırgınım işte

    Anlat bana nasıl terkettin acımadan
    Anlat hadi vurup gittin korkmadan
    Anlamsız bir dolu söz var dilimde bağışlanmaz

    Yine de ben ayaktayım
    Herşeye rağmen...
     
     
    UgurCan

    .......................

    İnsanın içine işleyen bir ayaza ev sahipliği yapan kış sabahında, aklıma geldiğinde içime yayılan sıcaklığın, dışarıdaki iki metre karı bile eritebileceğini düşünüyorsam…
    Uykudan yüzümde mutlu bir gülümsemeyle kalkıp benimle birlikte uyanan güne senin adını verebiliyorsam…
    Evimin bütün duvarlarında senin yüzünü görüp, bana baktığını hissediyorsam. Ve bu beni her gün hep aynı şekilde heyecanlandırıyorsa…
    İçtiğim çayın şekeri, sigaramın dumanı, kahvaltımın her lokması “sen” oluyorsan…
    Sokakta bana bakan her insan yüzümdeki tarifsiz sevinci görüp hayrete düşüyorsa…
    Sevdiğin parçayı defalarca başa alıp bıkmadan defalarca dinleyebiliyorsam…
    O şarkının her sözüne seninle ilgili ayrı bir anlam yüklüyorsam…
    Yorucu bir günün sonunda ufacık bir sözünle, bir gülüşünle uzun bir tatilden dönmüş gibi enerji doluyorsam…
    Gün boyu saatleri, dakikaları sayıp neden geçmiyor bunlar diye hayıflanıyorsam… ve hep seninle buluşacağımız anı bekliyorsam…
    Kitap okurken kendimi alamayıp, aynı satırı defalarca tekrar ediyorsam… sonra sana bunu anlattığımda birlikte ne kadar güleceğimizi düşünüp keyifleniyorsam…
    Seninle ilgili planlar yapıyorsam…
    Sadece varsayımlara dayalı olsa bile o planları mükemmelleştirmek için her ayrıntının üzerinde defalarca duruyorsam…
    İzlediğimiz filimdeki başrol oyuncularının yerine kendimizi koyup “ biz böyle yapardık” diyorsam…
    Yüzyıllardır sevgililerin kullandıkları sözcüklerin benim duygularımı anlatmaya yetmediğini düşünüyorsam…
    Aşkımın coşkusunu sana yansıttığımda senin de bana aynı coşkuyla karşılık vereceğini biliyorsam…
    Kahkahanın en güzelini seninle atacağımı, yemeğin en güzelini seninle yiyeceğimi düşünüyorsam…
    “hayatın en anlamlı şeyi ne?” sorduklarında tereddüt bile etmeden senin adını verebiliyorsam… …
    SEN BENİM İÇİN VAZGEÇİLMEZİM OLMUŞSUNDUR...

    3331582-lg

    Tülay'dan

    Katlanma Kendine......

    hep kendini yineliyorken sesler kokular
    gittikçe biribirine benziyorken dünle bugün
    ölümsüz olmak kadar ürkünç bir şey
    Bu dünyaya alışmak duygusu

    sonsuza kadar sonsuzluğa asılı kalmak
    tanrılara ödül insanoğluna ceza ise
    Kalbim , bağışlanmayacak bir şey yap
    KATLANMA KENDİNE ve BU DÜNYAYA..

    Hiçlik ! o sezdiren keder, buydu senin payın
    sözünü tut artık, hisset sülfürün yanışını
    seni vur, seni bekleme, seni tarihsiz kıl
    bir kartala parçalat seni kayalara zincirleyerek

    Sözünü tut artık seni tarihsiz kıl
    VE KATLANMA BU DÜNYAYA EY KALBİM !....

    doubt6

    Bir Aşk Hikayesi

    Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
    Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
    Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
    Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
    Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
    Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

    "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

    Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
    Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
    Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
    Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
    Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
    "Ne hasta bekler sabahı
    Ne taze ölüyü mezar...
    Ne de şeytan bir günahı
    Seni beklediğim kadar!.."
    Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
    "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
    Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
    Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
    "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
    Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
    Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
    "Geçti istemem gelmeni
    Yokluğunda buldum seni.
    Bırak vehmimde gölgeni
    Gelme artık neye yarar!.."
    Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
    Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...
                                                                                                                                (Aysun'dan...) HINCAL ULUÇ